28 Mayıs 2020 Perşembe
Dede Efendi
Eee Dede Efendi bugün de ikindi oldu, güneş batayım derken yorulmuş kalmış baksana. Çok bunalmış olacak ki bulutların üstüne kurulmuş, ferahlamaya çalışıyor. Hangi torununun peşinden koşturdun bugün? Hangisinin eline şekerleme diye öğütlerinden tutuşturdun? Hangisine sevdayı, hangisine davayı hangisine sabanı anlattın?
İlk tayinim Germiyanoğlu Beyliği zamanında Ege'nin kır dağlarından birine kurulmuş, nüfusu yüz haneyi bile geçmeyen küçük bir Yörük köyüne çıkmıştı. Atamamı yapan amir, çok şanslısın, değerli bir görev için çok güzel bir yere görevlendirmen yapıldı, bu kadar baht bende olsa deyip kestirip atmıştı. Övdü mü, yerdi mi anlamadım tabi. O mutlulukla yola nasıl düştüm hatırlamıyorum bile. Aklımdaki sorulara cevaplar arıyorum sadece yolda. Aradıklarımı bulabilecek miydim, acaba lojmanı var mı? Suyu midemi ekşitir mi? Telefon, internet çeker mi? Garip düşünceler kadar samimi olanlara da sahiptim elbette; mesleğimin hakkını verebilir miyim, topluma bir şeyler kazandırabilir miyim? Yoksa bu toprakların altında ezilir gider miyim?
Torosların hakimiyet sürdüğü bozuk ve tozlu yollara askerliğimden kalma fermuarı bozuk bir bavul, bir karton 2001 ve Gırgır ile düşmüştüm. Gırgır 1.5 beygir motor gücünde, benden on üç yaş küçük bir Rus Lada'sıydı. Beraber yaşadıklarımızı anlatsam belki roman olur derler ya hani, tam da öyle idi. Boş verin şimdi Gırgırı, biz yolumuza bakalım. Coğrafyayı görünce insanların buralarda neden Toros tercih ettiğine hak vermiştim. Her yer bozkır. Rengarenk kum tepeleri eşlik ediyor size bu coğrafyada, beyaz, kırmızı, gri… Gölge arıyor gözleriniz yol boyu, Allah ağaç nasip etmemiş sanki. Elimdeki sigaranın külünü bile doğru düzgün silkememenin gerginliği tarif edilemez bile. Güneş benimle yolculuk yapıyor, bozkırın toprak kokusu ciğerlerime doluyordu. Yurt köşelerinde alıştığım 2001'i yaktıkça Gırgırın içini güneşin ışığı ile kırılan bir renk alıyordu. İlçeden köye doğru kıvrılınca mıcır ve laka dolu yol benden yayık ayranı yapmış yirmi dakika sonra durduğum çeşmede ise tereyağını toplamıştım beynimden. Hayır derlermiş buralarda adına, çeşme dedi isem de öyle şehir yerlerde gördüğünüz gibi değil ha. Dikdörtgen bir yapı düşünün, ön tarafında el ve bardak girecek kadar bir delik. Karanlığa doğru daldırıyorsunuz bardağı, ne çıkacak belli değil içinden, yosun tutmuş suyun taştığı yerler, içi kim bilir nasıl! Su içmek için yaşadığım en büyük risklerden birisi idi. Bir bilinmeze el uzatmak…
Üç buçuk saat yolculuk sonunda köy kahvesinin önüne varmıştım. Köye gelen her yabancı hemen fark edilir buralarda. Köy muhtarı Irmazan Dayı elindeki kahveyi usulca yeşilden siyaha çalmış masanın üzerine bırakarak bu yabancı kim diye beni süzerken, Delilerin İlyas çoktan keklik gibi homurdanmaya başlamıştı yanındakilere. Böylece köyün govucusunu da öğrenmiş bulunuyor idim ilk adımımla. O esnada fark ettim Dede Efendiyi, asma çardağının altında yanına toplanmış gençler ve Yılan Sülüman ile birlikte çayını yudumluyordu. Köy yerinde bir ihtiyarın başının kalabalık olmasının çok az nedeni olsa gerek diye geçirdim içimden. Tuzlu ayranın var mı efe diye sordum sarı saçlı, tıknaz boylu kahveciye. Var efe var, hele gel çök deyiverdi. Anadolunun bağrında yayık ayran hayali kurarken hazır ayranın içine biraz tuz atıp tutuşturmaz mı elime hınzır! De gidinin koca yörüğü de, oldu mu hindi bu dedim. İçive gari, içive demez mi umarsızca!
İlk defa gördüğü bir müşteriye bu kadar umarsız davranan kahveci Topal Veli bana ortaokuldan beri sınıf arkadaşlığı yaptığım Şefik’i hatırlatmıştı. Gerçi Şefik dediğin karakter Topal Veli’yi cebinden çıkarır üzerine bozuk para diye harcardı ya neyse. Üniversite son sınıf olmuşuz, ne kadar hayırsız bireyler isek devlet bize ne kredi ne de burs vermiş. Ailemizden gelen üç beş kuruş ile anca yurt taksitini ödüyor, günlük harçlığımız için it gibi çalışmak zorunda kalıyoruz. Okuduğumuz fakülteden dolayı burslu kaldığımız yurttan daha birinci sınıfta iken atılmışız. Bavullarımızla yurdun önünde pişkin pişkin sigara içişimizi hatırlıyorum da, hayatımızdan gayet memnunduk. Daha dünyanın hem çekici hem de azap dolu yönü ile tanışacak, ayakta kalmak için nefsimizin istediği fetvaları rahatlıkla verecektik. Özgürleştiğimiz günü Şefik’le her yıl eğlenceler eşliğinde kutlayacaktık. Az vakit değil, sekiz sene boyunduruk altında kalmış ne denirse yapmıştık. Kovulurken bize gösterilen sebepler arasında gayet bedsiret yapıda öğrenciler olmamız ve ilmi hakikatlere inancımızı yitirmiş yapılarımız vardı.
Köy muhtarı olduğunu üstündeki krem takımın kalitesinden daha önce anladığım Irmazan Dayı koca kafasını kaldırarak, pos bıyıklarının altından kahveciye okkalı bir küfür çıkardı. Bre yunan gavurunun tohumu, seni hadsiz köpeoğlu! Kalk deyyus, düzgün ayran kap gel benim evden. Şerife ninene muhtar dayım gönderdi de! Bende dayanamadım tabi, ağzına sağlık emmi, var ol dedim. Güldü muhtar, hoş geldin yeğenim, bizim köylünün kusuruna bakma biraz kabadırlar ama iyi insanlardır. Açta açıkta gomazlar kimseyi. Yolculuk nere bakeni?
Beyaz sakalları abartısız şekilde kesilmiş Dede Efendi'de hala gözüm. Sedirin üstüne bütün ağrılıyla kurulmuş, el hareketleri ile hala bir şeyler anlatıyor yanındakilere. Gençler ağzının içine bakıyor. Yaşına rağmen üzerindeki elbiseler gayet temiz ve tertipli, bakanı var herhalde diye geçiriyorum içimden. Daha sakalları yeni yeni terlemiş oğlana çardaktan sarkan kara üzümü işaret etti o ara. Adının Yumru Efe olduğunu öğreneceğim genç bir hışımla koca salkıma bıçağı çaldı. Hep birlikte gülüştü topluluk. Dede Efendi çardaktan kaçarak sap sarı yörük sarığına düşen güneş ışığını etrafına yansıtıyordu sanki.
Muhtar tekrar seslince cevapladım sorusunu. Yolculuk buraya idi emmi, şükür kavuşturana ki yolculuğum tamam oldu. E nasıl geçti yolculuğun yeğen? Şu aşağıdaki yokuşu zor çıktım emmi. Boz bir eşek fazla yükünden kaykılmış gitmiş bir tarafına. Örtmen armudu yüklemiş Abdül Çavuş, eşeğe göre fazlaca yüklemiş olacak ki isyan etmiş. Elinde biz dürtüp duruyordu yanına vardığımda. Kulakları iyi duymuyor ama, anlaşmamız baya zor oldu. İhtiyarlıktan beli bükülmüş, üstü başı toz toprak içinde. Gömleğinin cebi ağaç dallarına takılıp yırtılmış, Yelleci’den esen hafif rüzgarla bayrak gibi sallanıp duruyor. Takkesini kulaklarına kadar basmış, pantolonunu el örmesi yün çorabının içine sokmuş homurdanıp duruyor eşşeğe. Biraz uğraştan sonra kaldırdık tekrar ayağa. İnatçı namussuz, sıpa iken iyi eğitilmemiş muhtemelen, her eşek bu yüke isyan etmez çünkü. Bizim Abdül Çavuş’u da ihtiyar görmüş olacak ki pislik yapıyor. Kaldırınca sevindi, kırmızı renklerin hakim olduğu heybesinden bir örtmen armutu uzattı. Al, yersin, tatlıdır. Allah muradını versin dedi. Az ilerideki havuta kadar eşlik ettim, üstünü başını çırptı su ile. Zorla da olsa biraz sohbet ettik. İzmir’den geldiğimi öğrenince hep İzmir'deki çocuğunu sordu bana, tanımıyorum emmi dedikçe anlattı durdu kızını. Güzeller güzeli imiş, al yanakları, selvi boyu varmış. Edeplidir he çok edeplidir, hem örtmen hem de bekar biliyon mu diye de ekledi Abdül Çavuş. Tebessüm ettim, o da edince çürük dişlerini saydım emminin, bir iki üç dört, ikisi de düşmüş. Dişleri nettin dişleri diye sordum yüksek sesle. Ben çayı şekerli seviyom biliyon mu, yarı beline kadar şeker atmadan içmem çayı, ondan oldu herhalde dedi. Yaptıralım mı, ister misin bunları dedim. Olu mu tekrar, geri gelir mi dedi. Ah be emmi, yaptırırız inşallah, yarın öğle namazına gel detaylıca konuşalım e mi deyip vedalaştık. Arkamdan baktı kaldı, bir kahramana rastlamıştı sanki. Abdül Çavuş’un hiç erkek çocuğu yokmuş, beş tane kızı olmuş, ikisi doğarken ölmüş, ikisini köyün en hayırsız adamlarına kaptırmış. Taşınmış gitmişler şehire, ne arayıp soran var ne varlığını haber eden. Hanımı Eşe Ana beşinciyi doğururken kalmış ebenin ellerinde. Ebe kan kaplı çarşafa Fadime’yi sarıp getirdiğinde anlamış Abdül Çavuş eşinin vefat ettiğini.
Ayrılamadan o kadar çok şey anlatmış ki bana, muhtara başıma gelenleri sıralarken anlıyorum. Muhtar: demek Abdül Çavuş’la tanıştın ha, iyidir, delidir ama muhabbeti bol insandır. Hemen kaynaşıverir meclistekilerle, o gördüğün eşeğinden başka kimsesi de yok garibin. Yolculuk bura demiştin, hayrolsun inşallah. Hayır emmi hayır, köyünüze imam hatip olarak atandım geçen gün. Çok vakit geçirmeden yola çıktım geldim bende. Adım Enes, İzmir’den geliyorum. Oo maşallah maşallah, şükür kavuşturana, bir yılı geçti resmi imamımız yok camimizde, çok sevindim gelmene, hoş geldin tekrar, hoş geldin. Bende köyün muhtarıyım imam oğlum, adım Irmazan. Kuyu Irmazan derle bana, iki dönemdir muhtarlık yaparım bura, çok sevele beni. O ara Topal Veli aksaya aksaya elindeki güğümle getirdi geldi ayranı. Dayı, ninemin selamı va, çok oyalanmasın beri gelsin tez dedi. Ko bakalım ayranı hoca efendiye, bak köyümüzün yeni imamı. Veli biraz önce yaptığından utanmış olacak ki yaşına rağmen elime doğru eğildi. Estağfurullah diye ayağa kalkarak reddettim özür biçimini. Fırlayıp temiz bardak getirip doldurdu buz gibi ayranı, nasıl kokuyor ama mübarek. Serinliği, tadı nasıl da geliyor insanın ağzına. Çocukluğumda koyun sağarken halama çok yardım ederdim, huysuz koyunların başını tutmaya çalışırdım küçücük halimle. Kara lastikle kuzu peşinde boz dağlarda gezer, Kerkez’den küçük bidonuma buz gibi su doldurur gelir, halama ayran derdim. Ah abimin kara kuzusu, yoluna öldüğüm, ha bakam kanıver derdi. Nesneler hatırlatıyor işte, unutmuş gibi yaşasan da; en ufak şey alıp seni o günlere, o ana, o psikolojiye sürüklüyor. Hoş geldiniz hoca efendi köyümüze, kusurumuzu affedin bilemedik diye hayıflandı Veli. Tebessüm ettim sadece, böyle şeyleri takmadığımı anlamıştır herhalde. Etraftan imam olduğumu duyan diğer köylüler de tek tek gelip tanıştılar, selam verdiler. Yılan Sülüman, Buğday Memet, Kabak Osman, Kedi Ali, Kesik Kulak Metin… Çocukluğum köyde geçtiğinden bilirim az çok köy insanını, davranış ve düşünce sistemini.
En son hoca istemeye istemeye vadı gitti buralardan. Alıp zorla ilçeye vedile. Seni de alıp gitmezle inşallah. Dur bakalım muhtar emmi daha yeni geldik, önce bir nefeslenelim değil mi, sonrası mukadderat. Dünyanın her halini tattım, her halinden öğrenecek güzellikler, alınacak dersler var. Gelen, geldiğine Yaratan’dan geldiğinden hoş gelir inşallah. Muhtar bir şey anlamamış gibi yüzüne bakarken, aklımdaki soruları sıralayayım dedim hemen. Lojman var mı muhtar emmi? Kendine geldi, hee bak o yok hocam, vardı durumu baya kötü diye yıktık üç ay önce, yenisini de yaptıramadık parasızlıktan. Peki kalacak bir yer var mı? Kiralık ev falan? Buralarda öyle şeyler olmaz hocam, birkaç gün bende kalırsın, sonra köylü sırayla misafir eder seni lojman bitirene kadar. Öyle şey olmaz muhtar, hem ben rahat edemem hem insanlara yük olamam. Fazladan evi olan vardır mutlaka ya da yalnız yaşayan evinin odasını kiralayacak olan. Bakam yeğenim, sorup soruştururuz, bulunu. Sandalye seslerine doğru çevirdim başımı, Dede Efendi ve etrafındakiler ayaklanmış bana doğru ilerliyorlar. Muhtar ayaklanınca ben de ayaklandım.
Hoş geldin imam oğlum, sefa getirdin, mübarek olsun. Bana Dede Efendi derler buralarda lakin ismim Mehmet Emin’dir. Kalacak yerin yoktur, evim şu karşı sokaktaki mavi kapılı evdir, beklerim, odam da aşım da çoktur, selametle deyip yoluna devam etti. Hiçbir şey diyemedim, sadece kafam ile teşekkür edebildim. Bu ihtiyardan geldiğimden beri neden etkileniyordum ki? Hafızlık için yıllarımı verdiğim Diyanet Vakfı’ndaki Muhteşem Efendi’ye çok benziyor konuşması, ağırlığı, hal ve hareketleri. Ona ezber vereceğim zaman dilim tutulur, başımı önümden kaldıramazdım. Omzuma dokunup ikra evlat ikra derdi, dökülürdüm. Bitirince nefesine sağlık, Hakk seni yoluna er kılsın der diğer öğrenciyi çağırırdı. Dede Efendi etrafındakilerle gösterdiği sokağa doğru ilerledi. Muhtara döndüm, terlemiş. Anlam veremedim, bu kimdir emmi dedim. Dede Efendi’dir diyebildi sadece. Sorularımın cevabını muhtardan alamayacağımı anlamıştım o an.
Etrafımdaki diğer insanlar oturunca ben de oturdum artık. Nerede kalmıştık dedi muhtar, ha işte gel bana, nenen güveçte göver aşı yapacaktı bugün bir güzel yersin. Sonra hem camiyi hem etrafı gezdiririm sana. Delilerin İlyas yine fısıldadı yanındakilere, bu hoca çok duramaz buralarda, sıkılıp tez gider. Ona doğru dönüp gülümsediğimi görünce konuyu değiştirdi hemen. Tanıştığımıza memnun oldum ağalar, en az üç yıl bu köydeyim, umarım benden sıkılmazsınız diyerek Gırgıra yöneldim. Beni biraz tanısa bu cümleleri kurmak için baya yürek yemesi gerektiğini bilirdi ya neyse. Ah babam…
Şerife, gıı Şerife! Beri bak misafirimiz va. Bak yeni cami hocamız, Enes Bey oğlum. Abuu yavrumaa, boylu poslu pekte yakışıklı imiş, ge ge, giriverin içeri biyu. Şerife Nine bana saydığı iltifatlardan kat be kat fazlası; üzerinde renk cümbüşü basma fistan, yanakları tombik tombik, kollarını dirseklerine kadar sıvamış, kömür gözlerine sürmesini çekmiş, fesinin etrafı delikli gümüş para dolu, örtüsünün altından örülmüş kınalı saçları sarkıyor. Bakışından anlaşılıyor ne kadar otoriter olduğu, Allah muhtar emmiye yardım etsin. İçeri girer girmez kerpiç kokusu merhaba dedi, duvarlara kat kat kireç vurulmuş, yerler çakma tahta, üzerinde yürüdükçe gıcırdıyor. Salonda boylu boyunca keçi kılı dokuma kilim, ayaklarını okşuyor insanın. Mutfağa doğru yöneldi Şerife Nine, eliyle gelin gelin diye işaret ediyor. Salonun sol köşesinde gömme bir yüklük, tavanda ayva, kavun ve buğday başakları asılı. Mutfakta büyükçe bir ocak karşılıyor bizi. Saç ayaklarının üzerinde kararmış güveç kaynıyor. Duman odanın içinde bir sağa bir sola salınıp pencereden çıkarak buluyor yolunu. Bacası çekmiyor çocuğum, muhtar emminde elini sürmedi, aha böyle dumanlıyor bazen, ahh teneşirlere gelesice, hiç dilenemez sözümü. Muhtar: bırak Şerife şimdi söylenip durmayı, 45 yıl oldu hala susmadın. Kat bakam yemekleri. Şerife Nine göver ve bulgur aşıyla doldurduğu tabakları bıraktı sofraya. Ayranı derince bir tabağa doldurdu, yanına koca bir baş soğanı kırdı. Deyiverin gari, bismillah deyip başladı muhtar emmi. Yemek boyunca kendini anlattı nine. Köyün en güzel kızı olduğunu, Kuyu Irmazan’nın kendini nasıl kaçırdığını, peşlerinden gelen ailesinin kendilerine yaptığı eziyeti, kayın atasının nasıl onları savunduğunu… En sonuna da Kuyu Irmazan’ı ne kadar sevdiğini eklemeyi unutmadı. Lakin anlattıklarında bir şeylerin eksik kaldığını güzel bir dinleyici mutlaka yakalayabilirdi, şahsımı çok ilgilendiren bir mesele olmadığı için oralı bile olmadım. Saatler sonra bir şeyler yemek o kadar iyi gelmişti ki. Teşekkür edip onların da yemeğini bitirmesini bekledim sofrada. Buraların kültüründe sofrada yemeğe ilk büyükler başlar, sesli bir bismillah çeker. Yemeği biten sofradan kalkmaz hemen, büyüklerin yemeğini bitirmesi beklenir, beraber kalkılır. Soğan yemedin ya a çocuğum, yatsıdan önce tüketmiyorum Şerife Nine sağ ol. Gece vakti soğan mı yenir, hatunun kızmıyor mu sana hiç?! Kızmıyor nine, kızamıyor, bekarım ben daha. Kuzuuum olmaz, vakti gelmiş, bir an önce çözelim, hayırlı işler beklemeye gelmez diye kahırlandı nine kendi kendine. Muhtarın yüzünden sana ne be kadın, hemen burnunu sokma her şeye dediği okunuyordu. İnşallah, nasip nine diye usulca kapattım mevzuyu. Bizim din anlayışımızda hayırlısı, nasip, mukadderat der demez bıçak gibi kesilir mevzu. Anlayacağınız en keskin silahımı kullandım nineye karşı.
Yemekten sonra sigara yakmak için avluya çıktım. Hava kapanmış, hafitten çiseliyor. Yağmur nemi biraz daha arttırmış, burnuma yağmur sonrası toprak kokusu diye bildiğimiz fakat toprakta bulunan aktinomiset bakterisinin sporlaşmasıyla oluşan koku geliyor. Ağıl aniden kuzu sesi ile inlemez mi, irkiliyorum, melemekten canı çıkacak sanki. Ne kadar çenesi düşük bir kuzu bu deyip gülümsüyorum kendimce. Şerife Nine, Damla’m geldim kızım, kınalı kuzum benim, acıktın mı sen, ah güzel çocum benim diye çıktı içeriden. Baharın doğdu bu kuzu, aha böyle yağmurlu bir gündü. Adını ondan ötürü Damla koydum. Bir muhtar emmin bir de bu var yoldaşım işte, acıkmış, ondan meleyip duruyor. Çok haşeredir, durmaz yerinde zıp zıp, kescem seni dedim mi uslanıyor anca, kıyamam emme ben buna. Kırlara salıyom bazen, te akşam ezanı vakti geliyor geri, hiç korkmaz kurttan çakaldan. Gözü pek bunun, ah kınalı kuzum benim. Kuzunun yemini suyunu verip verendaya yanıma geldi. Hadi geç içeri de kayfe yapayım da iç, sonra salacam, istediğin yere git gari dedi. İsli bir cezvede el çabukluğu ile pişirdi kahveleri. Sormadım emme kayfe dedin sade içilir zati. Ha buyur bakam, afiyet olsun. Muhtar emmi yaz günü ocakta yanan ateşten etkilenmiş olacak ki üzerindeki ceketi çıkardı usulca. Evet Enes Bey oğlum, beğendin mi köyümüzü, pek bi yavuzdur buralar, kırdır emme suyu dadlıdır, ayranı serindir, gece oldu mu tüm yıldızları sayarsın yattığın yerden. Evvelce İzmir’e vardıydım bende. Bizim Delice İbram’ın emmisinin oğlunun va, Gancık Murat. Oralarda hastanede çalıyormuş, bevliyeye iletiverdiydi beni, yaşlılık ne etçen oğul. Nenenin gözleri kömür emme biri görmüyor hiç, yine de bir alamada indirir düşmanını şuracığa. İndiririn ya diye çıkışıyor nine tüm heybetiyle, ben bi kesiğe inem de domatisleri sulayam, kuruyup kalmasın diye çıkıyor odadan.
Muhtar ile camiyi dolaşmak için çıkıyoruz evden, yolda her gören el sıkıyor, hal hatır sorup evine davet ediyor. Bugüne kadar yaşadıklarımdan ötürü insanlara güvenim bir tutam kaldığından dediklerine gülümseyip geçiyorum. Hiç unutmam, kuran kursunda birinci yılımız bitmek üzere, daha on üç on dört yaşlarındayız. 2222 ayeti hıfz etmişim, ayetler sürekli rüyalarımda. Ya rahlenin başında uyuyup kalıyorum ya da iki dakika sırtımı yaslayayım dediğim duvar kenarında. Bizlere dışarıdan öcü gibi bakan teyzeleri izliyorum kimi zaman cami penceresinden, el falan sallıyorum heyecanla, çocukluk aklı işte eğleniyorum. Bir ikindi vakti hoca efendi namazı kıldırıp çıkmış, biz vakfa geçmemiş hıfzımıza camide devam ediyorduk. Şefik yanı başımda 529. Ayeti ezbere alamın derdi ile sürekli tekrar ediyor: Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi asla sevmez.” O tembel teneke tekrar ededursun ben İzmir’in sıcak ve nemli havasına isyanımdan pencereleri aralayıp tekrar oturdum rahlenin başına. Yaz bitene kadar hıfzı yarılar isem hem büyük ödülü kazanacak hem de babamın vasiyetini tamamlamak için bir adım daha atmış olacaktım. Muhteşem Efendi camiye bir talebe göndermiş ve hepimizi vakfa çağırmış. Ayağımızda camiden aşırdığımız takunyalarla vakfa kadar koşturduk. Sokak takunya sesleri ile inledi biz vakfa varana kadar. Efendi hepimizi kapıda karşıladı, gelin evlatlarım, birkaç hayırsever sizlere elbise ve ayakkabı göndermiş, beğendiğinizi alıp deneyin, yalnız unutmayın ihtiyacınız kadarını alın, kalanını ihtiyacı olan kardeşleriniz için ayırın buyurdu. O kadar ince idi ki mesajı, biz çocuk aklı ile elbette o inceliği o zamanlar göremeyecektik. Hasbelkader herkes birer ikişer alıp çekildi kenara. Şimdi düşünüyorum da çocukken o kadar açgözlü değilmiş insanoğlu. Nasıl oldu bilmiyorum açtığım kutudan bembeyaz spor bir ayakkabı çıktı, gözlerimin içi gülerek bir köşeye geçip giymeye çalıştım. Muhteşem Efendi benim heyecanlı halimi görünce yanına çağırdı. Otur oğul ben giydireyim hakkındır dedi. Çorabımın birinin delik olduğunu fark etmesin diye çok çaba sarf ettim o gün, soğuk soğuk terleyerek utandım. Selim Bey, oradan bir çiftte çorap uzatır mısınız bana dediğinde gözümden süzülen yaşı hatırlıyorum. Selim Bey bir çift çorabı getirene kadar Efendi hem birkaç çift çorap hem de birkaç elbise kaptı geldi. O heyecanla aklıma ne çorap ne elbise gelmişti. İlk defa bir spor ayakkabım olacaktı, ya ayağıma olmazsa, ya çabuk eskitirsem? Kara lastik ve iskarpinden başka bir şey görmemiş ayaklar artık rahat edecekti. Öyle kıtlık yıllarında falan yaşanmadı tabi bunlar, 2000’li yılların başı. Yokluk ve imkânsızlık tamamıyla yılla ve eski zamanlarla doğru orantılı değil maalesef. 2020 yılındayız ve hala açlık ve sefalet içinde nefes alan kardeşlerimiz var ve kılımız kıpırdamıyor. Biz üniversitede iken de aynı idi, ortaokulda iken de. Üç beş hayırsever dışında zekatlarını ceplerine dolduran insanlar dolaşırdı etrafımızda. Vermek, verebilmek bir kenara yetimin ağzındaki son lokmaya göz diken bu güruh zenginleştikçe zenginleşiyordu. Dünya ve malları… Muhteşem Efendi çorabımdan ayakkabıma kadar giydirdi. Haydi oğul bir dua et seni Yaratan’a de ki: “Doğrusu yetimlerin mallarını haksızca yiyip bitirenler, karınlarına sadece ateşle doldurmuş olurlar. Onlar öteki dünyada da çılgın bir ateşe gireceklerdir.” Allah’ım onlara hidayet eyle, ve de ki “Allah’a olan sevgileri için veya mala olan sevgilerine rağmen yemeklerini, yoksula, yetime ve tutsağa verirler, onları doyururlar.” Allah’ım onların sayılarını arttır… hala mıh gibi aklımda. Ellerimi açıp öğrettiği gibi dua ettim. Selim Bey ve diğer çocuklar dikkat kesilip amin amin amin diye katıldı bu duaya. İnsan dilindeki ile amel etse hep keşke, dilinden kalbine bir yol bulup nefsinin prangalarından kurtulabilse. Coşkulu ve heyecanlı kalabalık vakfın dört bir yanına dağılarak hediyelerinin tadını çıkardılar. Şefik’in yanıma yaklaşıp Enes haydi ezbere daha çok yolumuz var demesi beni şaşırtsa da ona katılmadan edemedim. Mescide girerken ayakkabılarımı çıkarmak istememden belli idi onları bu kadar çabuk kaybedeceğim. Ertesi gün Pazar idi sanırım, nöbetçi olarak sadece Selim Bey vardı hocalardan. Selim Bey sabah akşam peşimizde dolanıp Muhteşem Efendi’ye hoş görünürdü, yalaka olduğu kadar itikadı zayıf bir hoca idi. Şefik’le erkenden uyanmış abdestimizi almış sabah namazı öncesi tekrar rahle başına oturmuştuk. Kahvaltıdan sonra ders olmadığı için bahçede misket oynuyorduk çocuklarla, ayakkabım kirlenmesin diye elime tükürüp tükürüp siliyorum üzerindeki tozları, öyle ergen bir hal. Selim Bey’in oğlu babam seni çağırıyor Enes diye kekeledi dibimde. Salih çelimsiz, içine kapanık, ezberde hep geri kalan, baskı altında büyüdüğü her halinden anlaşılan kekeme bir çocuktu. Geceleri yatakhanede kabuslarla uyanıp anneme gitmek istiyorum diye ağlar, babasının nöbetçi olduğu günler sabaha kadar gözünü kırpmazdı. Buyurun hocam beni çağırmışsınız dedim. Gel bakalım Enes, neden bahçedesiniz oğlum, tatil diye illa oyun mu oynayacaksınız, bu ne sorumsuzluktur?! Hocam şey, biz sadece biraz mola vermiştik, sabah ezberimizi yaptık Şefik’le. Oku bakayım! Baskı ile ezberin yirminci ayetinde şaşırdım. Tekrar al başa dedi, aynı yerde tekrar takıldım kaldım. Dilim dönmüyor, tutulmuş kalmıştım. Bir aralık gözüm kapıya ilişti, Şefik kapıdan bizi izliyor. Hoca elindeki hayıt çomağı ile kulaklarıma kulaklarıma vurdu, ben ağladıkça indirdi sopayı. Kaldır başını dedi, kaldırdım, madem ezberin yok aldığın o ayakkabıyı da hak etmiyorsun, giy şu terlikleri çık dedi. Göz yaşlarım ayaklarımın altına yol olmuş, çıkışı ararken Şefik girdi koluma. Gel kardeşim daha bunlar dün amin dediği duaya bugün küfür ediyor, gel. Yaşının o kadar üstündeydi ki bu sözler… Ertesi gün benim ayakkabılarımı çelimsiz Salih’in ayaklarında görünce anlamıştım Selim Bey’in asıl niyetini. Salih’e düşen ayakkabı ayağına olmamış ve Selim Bey bir yetimin ayağındakiler ile abad olmuştu…
Muhtar emmi köydeki herkes göründüğü kadar samimi midir, yoksa alacakları vereceklerinin üstünde olduğundan mı böyle görünürler?! Benim gibi birinden böyle dobra ve tehlikeli bir soru beklemediği için afalladı kaldı. İçinden daha geleli iki saat oldu, milletin samimiyetini sorguluyor eşşeoğlusu demiştir kesin. Bakışlarını yerden kaldırıp, samimiyetlerini bilmem emme misafire iyi davranır bunla, pek bi sevele yedirip içirmeyi. Muhtar zorlu biri idi, her ne kadar devlet görevlisi olsam da bu üstten tavrıma karşı baya soğuk bir yaklaşım sergiledi. Öyle ya dağdan geldik, bağdaki adamı ilk fırsatta yermeye kalktık. Diğer bir niyetim de muhtarın bu tip sorulara yaklaşımını öğrenmek idi, böylece dolaylı yoldan güzel bir cevap almıştım.
Cami avlusuna adımımızı atar atmaz ıhlamur kokusu ve avluda top oynayan çocuklar karşıladı bizi. Muhtarı gören veletler istifini bozmadan oyunlarına devam etmeye çalışsa da muhtar iyice haşlayıp üzerlerine yürüyünce korkudan arkama saklandılar. Bana dönüp sen bunların terbiyesizliğine bakma hocam, çocukturlar bilmezler, … Aniden sözünü kestim! Emmi, çocuklar bu bahçenin gülüdür! Onlara ettiğin her kelimeyi bana ettin, bundan sonra bu avludaki çocuklara kimse ilişmesin. Bu çocuklardan birinin gelecekte dinle, namazla, camiyle yaşayacağı herhangi bir sorunda senin ve senin gibilerin vebali olacaktır. Putlaştırdığınız her kutsalı tek tek yıkacağım ve bu konuda kesinlikle çok keskin olacağım! Bırakın çocuklar caminin bir camını kırsın, halılarını pisletsin! Ihlamurun dallarını kırsın, eriğini taşlasın… Yarın bu camide başı secde etmeyecek onlarca genci kaybetmektense üç beş ihtiyarı kaybetmeyi gönül rahatlığı ile yeğlerim! Gençler bu dinin temelleridir emmi, geleceğe yatırım yapmaz iseniz yozlaşır kalır, ahh eskiden böyle miydi diye iç çekersiniz. Bir toplumun inancına, iman ettiği dinine ve toplumsal bazdaki değerlerine bu denli yabancı olması beni çok üzüyor… Cümlesini bitirmeden benden yediği azarla oracığa gömüldü ihtiyar. Bu üstten bakış ve konuşmama rağmen sesini çıkarmadı muhtar, evet haksızdı ama bu kadar da sessiz kalınmazdı… Çocuklar ne olduğunu bile anlamadan alın bakalım şu parayı, gidin kendinize dondurma alın, sonra gelin hep beraber burada top oynayamaya devam edelim dediğimde çocukların yüzünde güller açmıştı. Sağol emmi diye diye bakkala doğru top sektirerek uzaklaştılar. Kuyu Irmazan üstündeki toprağı atarak aha bura yıkılan lojmanın yeri diye işaret etti. Bu ihtiyar da bizim camimiz. Benim dedemin babası da çalışmış inşaatında, imece ile yapmış köylü. Önceleri Germiyandan kalma ahşap bir cami varmış, bir gece kundaklamışlar camiyi. Kayfede gördüğümüz Dede Efendi’nin dedesi Yörük Kara Ali Efe söndürmeye çalışırken yanarak ölmüş aha şuracıkta. Köylü şehittir diye aşağı mezere gömmüş. Eski mollardan imiş Kara Ali Efe. Konya’da eğitim almış derler. Dede Efendi camiye gelir mi muhtar emmi bilir misin? Gelir yeğen, farza yakın gelir emme, kıldıktan sonra da çıkar gider. Ezandan sonra namaza durmak için on dakikaya yakın bekle hoca bizim buralarda, eski alışkanlık işte. İşten kayıttan çıkıp gelecek ya millet, onlara mühlet verir. Güzel hasletmiş, gayet düşünceli deyip etrafımı izlemeye devam ettim.
Biraz yaşlı ve bakımsız bir yapı olduğu her halinden belli idi caminin. Beyaza boyanmış minaresinin şerefesine kuzeye ve güneye bakın iki çift hoparlör yerleştirilmiş, en tepedeki hilalin yanına kalınca bir paratoner takılmış. Yapının kırmızı kiremitlerle örtülmüş çatısı artık yılların ağırlığına dayanamayarak bir ihtiyar gibi bel vermiş. Ön tarafındaki pencerelerin yeşil, mavi, kırmızı renklerle süslenmiş buzlu camlar artık canlılıklarını kaybetmiş. Avluya belediye tarafından özensizce döşenmiş kilit taşlar doldurulmuş. Güney cephede erik, ıhlamur, dut ağaçları dikilmiş. Avlu girişinin sağ köşesine kahvedekine benzer asmanın gölgelendirdiği bir çardak yapılmış. Cami etrafını çevreleyen taş duvarların kimi yerleri yıkılmış. Caminin dışı haraptır ama içi daha iyidir, üç ay evvelsi halı döşettik daha, partinin ilçe başkanı sağ olsun hiç masraftan kaçmadı hoca oğlum, çok temiz adamdır, inançlıdır. Ayda bir cumaya gelir bura, o vakit dediydi, artık değiştirelim bu halıları diye. Haftasına değiştirtti, partinin hediyesiymiş beş kuruş vermedik şükür. Var olsun emmi, Allah razı olsun diye kestim sözünü. Muhtara din ve siyaset ilişkisinden ettiğim nefreti açıklamak o an için çok zor gelmişti, bu da daha sonralara bıraktığım meseleler arasında yerini aldı. Caminin içine hafiften başınızı eğerek giriyorsunuz, kaldırdığınızda ise yeşil tonların hakimiyet sürdüğü çini döşemesi size merhaba diyor. İçeriye fazlaca serpilmiş misk ve gül kokusu tırmalıyor burnunuzu. Mihrabın her iki tarafında metal şamdanlar yerini almış, üstlerine doğru sağda Allah, solda Muhammed isimlerinin işlendiği el yazmaları asılmış. Minber birkaç ahşap merdivenden çakılmış, üstüne çıkarken gıcırdamaması için çaba baya çaba gösteriyorsunuz lakin mümkün değil. Renkli camlarından içeriye süzülen loş ışık daha konsantre olabilmeniz için düşünülmüş. Halılar muhtarın dediği gibi yeni döşenmiş, kırmızı ve yeşil renklerle ile dokunmuş, desensiz, yumuşak ve rahat bir halı. Girişin sağ tarafındaki bir köşeyi hafifçe yükselterek müezzin mahfili yapmışlar. Mahfilin sağ ve sol taraflarına ihtiyar amcaların oturarak namaz kılabilmeleri için ahşap oturaklar döşenmiş. Muhtar tavanı göstererek bak hocam tavan sağlam durup durur, ama çatı çökecek gibi, sen önden yürüsen de onu da tamir ettirsek diye mırıldandı oturup kaldığı müezzin mahfilinden. Düşünelim emmi neler yapılabilir, hele bir nefeslenelim yapacak çok iş görünüyor…
Çocuk sesleri avluda tekrar duyulunca dışarı çıkarak onları izledim. Benim yeni imam hatip olduğumu anlayacak kadar zeki olan Furkan: Hocam hocam çok teşekkürler dondurma için, hoş geldiniz köyümüze, ben Furkan, bu Mustafa bu Cemil bu Yağız bu Mehmet Ali bu da Yusuf Ali. Buğday tenini kahverengi gözlerin süslediği Furkan ile tanışmak beni heyecanlandırdı doğrusu. Her halinden atik ve girişken olduğu anlaşılan çocuklar etrafıma toplanıp her birlikte teşekkür ettiler bu sefer. Teşekkürler arkadaşlar, afiyet olsun, bir dahakine beraber yeriz olur mu? Olur hocaaaaam dedi Yusuf Ali. E top oynamayacak mıyız çocuklar, haydi. Hocam siz kaleci olursanız oynarım ben diye aradan sıyrıldı Nurullah. Kahkahalara anlam vermeye çalışıyorken döküldü Nurullah: Hocam hep beni kaleci yapıyor bunlar, sıkıldım artık kaleci olmaktan… diye ettiği isyana tebessüm ederek, olurum tabi diye cevap verince pek bir sevindi. Tombik bedeni ile etrafımda dönmeye başladı. Muhtarın anlamsız ama hoşuna gittiği anlaşılan bakışları arasında yarım saate yakın çocukların suyunu çıkardım. Belki torunu Furkan’ı anne babası öldüğünden beri bu kadar eğlendiğini görmediği içindi bakışlarındaki mutluluk belki de kendi çocukluğunu hatırlamasından kim bilir…
Çocuklar şadırvana doğru yol tuttuklarında ikindi ezanını okumak için minarenin paslanmış kapısını açıyordum. İçerideki karanlığı arkamdan süzülen gün ışığı bozdu. Amfiyi açmak için hamle yaptığımda yıllardır oraya otağ kurmuş örümceklerin ağları ile karşılaştım. Rızkları için nakkaş edasıyla ince ince dokudukları ağı süzerek okudum ikindi ezanını. Sesim köyü çevreleyen kel dağlarda yankılanmış, tarladaki çiftçi elinden tırpanı, damdaki hatun ineğin memesini, çeşme başındaki velet elindeki ibriği bırakmış, dağdaki çoban bulunduğu yere diz çökmüş ve hicaz makamındaki bu ulvi çağrıya kulak vermişti. Minarenin kapısını kapatmaya çalışırken Irmazan Emmi arkamda bitmiş, ağzına yüreğine sağlık oğul deyivermişti. Camiye girip cemaatin toplanmasını beklemeye koyuldum.
Vakıfta Muhteşem Efendi’nin arkasında kıldığım ilk namaz da bir ikindi vaktine denk gelmişti. Farzdan sonra biz genç simalara dönmüş “Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte siz de rüku edin.” mealini okumuş ve ömrümüzü sadece doğrunun peşinde koşarak geçirmemizi öğütlemişti. Şefik ile ilk karşılaşmamız da o anlarda idi. Ailesinden ayrılmış olmanın hüznü ve mazlumluğu içinde gözünden akan yaşları hatırlıyorum. Muhteşem Efendi kelamını bitirmeden hıçkırmaya başlamış, göz yaşlarını ancak Efendi yerinden kalkarak onu teselli etmeye başladığında dinmişti. Şefik sonraları her ne kadar gaddar ve vurdum duymaz bir karakter olmak istese de bu ancak görünürde kalmıştı.
Ailelerimizden uzak olarak geçireceğimiz bu yıllar bize çok şey kazandıracaktı. Akşam vakti de Şefik’le aynı safta omuz omuza idik. Şefik bu sefer ağlamak yerine burnunu çekip durmuş ben ayağına uyarı maksatlı basınca bunu da sonlandırmıştı.
Anne babası sağ olmasına rağmen dedesi ile büyütmüş Şefik’i. Babası özel kuvvetler askeri olduğu için pek ilgilenememiş çocuğuyla. Aklımız ermeye başladığında Şefik babası için, onun evladı bu vatan, benim de kardeşim, vatanın hakkı benimkinin üzerinde derdi. Annesi asker eşi olmanın fedakarlık gerektiren bir şey olduğunu idrak edemeden, daha Şefik üç yaşında iken terk etmiş babasını. Şefik beni hiç arayıp sormadı bir daha, resimleri ile büyüttü beni dedem. Ne kadar kızsa da bir annemin var olduğunu ve onu tanımam gerektiğini öğretti bana. Aha şu kadar bebe imişim beni bıraktığında, Kastamonu’ya kaçmış… Gidip buluruz değil mi, elini öperiz anamın Enes? Buluruz ya Şefik, gider nerede ise buluruz… Özlem ile geçen zaman içinde olgunlaştık ve dik durmayı öğrendik beraber. Beraber göğüslediğimiz özlem ve yoksunluk hissi ağırlığını zaman yitirecek ve yerini başka değerler alacaktı.
Cemaat toplanmış, sünneti eda etmiş ve boşluktan fırsat beni baştan aşağıya süzüyordu, bazen de yanındakilere eğilip bir şeyler fısıldıyorlardı. Ne konuştuklarından çok cemaatin kalabalığı beni şaşırtmıştı, normal vakitlerde de bu kadar kalabalık mı oluyor acaba diye düşünmeden de edemedim doğrusu. Muhtar emmi tok sesiyle kameti getirmeye başlayınca ayaklandım ve cebimden çıkardığım geleneksel Türk motifleri ile süslenmiş beyaz takkeyi geçirdim başıma. Safı kontrol edip kıbleye doğru döndüm, farz için tekbir getirmeme fırsat vermeden atıldı köylüden birisi, hoca cübbe, cübbeni unuttun, cübbesiz namaz mı olur? Tekrar cemaate dönerek namazdan sonra dağılmayın ki sizlere namazın farzlarını anlatayım emi, cübbe, takke, sarık, tesbih hangisi olmaz ise namaz olmaz öğrenmiş oluruz diyerek durdum namaza. Camide putlaşmış ilk geleneği kırarak başlayacaktım görevime, içine saman doldurup ateşe verecektim bu cehaleti… Namaz bitince birkaç kişi haricinde kimse ayrılmamış idi, giderken gözleri ile müsaade isteyerek saygılarını ifade etmişlerdi. Tesbih çekilmesine bile izin vermeden başladım derse. Namazın farzlarını, vaciplerini ve sünnetlerini anlattım tek tek, örnekler vererek açıkladım kimisini… Ve bana bu soruyu soran köylüye dönerek, inandığımız Allah’a ve dinine göre sarıksız da cübbesiz de namaz oluyor imiş demek ki diye bitirdim kelimelerimi. Cübbeyi giymememin sebebi çoktandır yıkanmamış ve ter kokmuş olması idi aslında. O kadar rahatladım ki bu putu parçaladığım için, keyfim yerine gelmişti. Köylü bu başlangıcı elbette hayal etmemişti camiye Allah’a ibadet etmekten çok beni görmeye gelirken.
Çıkışta Delilerin İlyas ağzı kaya kaya akşam yemeği için davet etti evine, hoca hanım aşı hazır etti akşama, fırına güveçte et attırdım, parmaklarını yiyip atırsın bak, buyur gel. Muhtar: gelir ya gelme mi, hele az soluklansın ben iletirim gızanla İlyas, sen işinden kaydından kalma. Başımı sallayarak, olur emmi, gelirim inşallah, biraz daha işlerimiz var camide muhtarla…
İlyas: Eyi eyi ikiniz de geliverin, muhtar emmi bırak gızanı sen de gel emi? Muhtar: Tamam le, tamam gelcez. Muhtarın bu davetten hoşnut olmadığı her halinden belli idi, İlyas uzaklaşınca aha buna dikkat et yeğenim, govucudur bu, kafası da çalışır emme, aklar paklar düdüğünü çala. İlk defa dökülmüştü muhtar, köylüden biri için yorumda bulunmuş ve beni uyarmıştı. Halbuki ben bunu ilk geldiğimde köy kahvesinde ayran yudumlarken anlamıştım.
Muhtarla beraber etraflıca gezdik caminin bahçesini, etrafı sıcaktan kurumuş otlarla çevrili idi arka bahçenin. Muhtar Emmi buraya çocukların vakit geçireceği alan haline getirsek ne iyi olur değil mi? Hem ön bahçede oynamaktan vazgeçerler hem vakit geçirecekleri yerleri olur ne dersin? Olur mu ki öle, çocuk kısmısı zarar veme mi burlara, gürültü patırtı falan? Vermezler emmi vermezler, iyi de olur onlar için, ben görüşeyim bir hele kaymakam bey ile… Kafasını sallayarak gönülsüzce onaylamakla yetindi. Şu köşelere de birkaç meyve ağacı dikelim, gelen giden sebeplensin, hem de güzellik olur. Elimizden geldiğince toprağımızı ihya etmemiz bize güzelliklere vesile olur inşallah. Bak bunu iyi düşündün yeğen, aha şuracıkta iki kiraz ağacı vardı, kurudu gitti gariplerim. Yine dikeriz emmi, yanına erik, nar, zeytin de dikeriz. Etrafı süzdükçe hayallerim gözümde canlanıyor idi artık, insanların gelip birkaç dakika geçirip gittiği bir ibadethaneden çok, gün içinde kendilerine ve eşrafına vakit ayırabileceği bir mekan olması hülyası idi zihnimdekiler. Her köylünün evinin önünde fırın var mı, biliyor musun Muhtar Emmi? Hepsinin yok, üç beş hanede bir var, sırayla yapıyor kadınlar işte. Şu köşeye de bir fırın yaptırabiliriz talep olursa, evinin önünde olmayan çekinmez ise gelip burada yapabilir ekmeğini falan. Ön tarafa da güzel bir orta havuz yapalım, içine de birkaç dayanıklı tatlı su balığı atarız, etrafına da birkaç bank koyar ihtiyarlarımıza seyirlik şey çıkar. Üst tarafa doğru da küçük bir çay ocağı kurarız ki, buraların bakımı ve korunması için gerekli para az çok toplanmış olur. Gördüğüm kadarıyla cemaat baya kalabalık maşallah, bana kalırsa gayet iyi de iş yapar. Senin belirlediğin temiz birisi de işletti mi tamam. Muhtar, amma hayal kurdun be yeğenim der gibi bakınca, bakma öyle muhtar, köyün nüfusu az değil, köyden geçen yolu kullanan da var baya, olur gider. Aslına bakarsanız ilk günden böyle fikirler elbette kimseye cazip gelmeyebilir, belki hızlıca yaptığım analizden sonra içime doğanları anlatmıştım muhtara. Bu kadar çok şeye bir anda girişmek hayalperestlik olacağı için hepsini kafamda bir takvime yerleştirdim.
Muhtara göre ilk günden köy yerinde bir caminin bahçe düzenlemesi için sunduğum absürt fikirlerimi içselleştirdikten sonra Delilerin İlyas’ın evine doğru akşam yemeği için yola çıkmıştık. Etraf sulanmak için sokaklara dökülmüş büyük baş hayvanlar ile doluydu, hınzır bir düvenin çobanı peşinde pervane edişi hoşuma gitmişken muhtar lafa girdi. Hoca, beni yanlış anlamaz isen sana bir şey diyem, sevdin mi buraları, hemence gidip varmazsın dimi, ahali boğazıma yapışır yeminle, din diyanet pek bilmeseler de camileri, hocaları pek kutsaldır. Emme kutsallarına sövmekten de geri kalmazlar bilesin. Neden bu kadar tedirginsiniz pek anlam veremedim ama gitmem hemen öyle merak etmeyin, bazı şeyleri düzene koymam lazım. Sonra tekrar düşünürüz. Kış pek serttir hocam buralarda, memurlar şehirde bulduklarını buralarda pek bulamadıkları için pek zaman geçmeden bırakıp giderler. Ne örtmenimiz kaldı aha şu bebeleri okutacak, ne imamımız. Devlet onları gönderdikçe onlar bırakır giderler. Sanki başka yurdun insanı, yunanın dölüyüz, anlamadım gitti. Bak okullar açılacak şurada ne kaldı, koca ilkokulda iki öğretmen var. Etrafta buraya yakın kaç köy var emmi? Üç köy daha var bizim kadar var hanesi… Tamam muhtar, düşünelim bakalım neler yapılabilir…
İlyas kesikte elini arkasına bağlamış ağzındaki sigara pos bıyıklarını dumanla sarartmakla meşgul iken bizi gördü. Ağzındakini atıp bizi eve buyur etti. Merdivenlerden hayvan damının üstündeki eve çıkarken bize ağır bir tezek kokusu eşlik etti.
DEVAM EDECEK…
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder